''Müzelerin hafıza boyutu, duygusal yanı ve ticari kazanımları hep birlikte düşünülmelidir''

07 Nisan 2013 Pazar 01:29
Bu haber 108 kez okundu

İnönü Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Yüksel Göğebakan, Kampus Fm’de İnanç Kara Ölmeztoprak’ın hazırlayıp sunduğu canlı yayın Panorama Programına konuk oldu.

''Müzelerin hafıza boyutu, duygusal yanı ve ticari kazanımları hep birlikte düşünülmelidir''
 Programda kültür, tabiat varlıkları, müzeler, millet olma ve birlik beraberlik ruhu ile ilgili detaylı bilgiler veren Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, Yüksek Lisansını “Malatya ve Çevresi Geleneksel Konut Mimarisinin Plastik Açıdan Çözümlenmesi”, Doktorasını ise “Görsel Sanatlar ve Sosyal Bilgiler Derslerinin İlişkilendirilmesinin Kültür Varlıklarını Tanıma ve Sahip Çıkma ile İlgili Kazanımların Gerçekleşmesi ve Öğrencilerin Tutumları Üzerinde Etkileri” üzerine yaptığını belirtti. Kültür dejenerasyonunun önüne geçebilmek için, birtakım durumlardan rahatsız olmanın ve bazı şeyleri dert edinmenin gerektiğini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, sanatın, kültürün ve müzenin tanımının, dönemlere göre değişiklik gösterdiğini belirtti. 

Müze deyince, bizlerde yaygın kanı olarak, taş ve mermerden yapılan heykeller ve Neolitik, Kalkolitik, Eski Tunç Çağı gibi Dönemlere ait kalıntılar anlaşılıyor diyen Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, esasen durumun çok farklı olduğunu, özellikle günümüz çağdaş müzecilik anlayışı kapsamında, Uzay’dan düşen bir taş parçasıyla birlikte doğadaki ağaç parçalarının, havyan kemiklerinin ya da on yıl öncesine ait yaşanmışlık kalıntılarının da müzelik eserler olabildiğini söyledi.
Türkiye’de müzecilik alanında en büyük eksikliği, kentlerin dönemsel tarihlerini yansıtabilecek Kent Tarihi Müzeleri ile Bilim ve Sanayi Müzeleri’nin olmamasına bağlayan Yrd. Doç. Dr. Göğebakan sözlerine şöyle devam etti: ‘’ 70’lerin, 80’lerin, 90’ların dönemsel özelliklerini yansıtan, millet olma ve toplum bilincini pekiştiren müzelere ihtiyaç var. Türkiye’de köyden kente göç, farklılaşan kültür yapısı, dönemsel olaylar, Almanya’ya ve yurt dışına yoğun göçlerin yaşandığı süreçlerin görsellerle yansıtıldığı, ö dönemlerin yer aldığı eşya ve mekanların olması gerekir. İletişim sektörüne, filmlere, dizilere konu olan dönemler, müze şeklinde de korunmalı ve yaşatılmalıdır. ABD Newyork’ta, 1960’lı yıllarda, farklı ülkelerden gelip yerleşen ailelerin yaşadığı bir apartman, ailelerin kullandığı eşyalarla birlikte aynen korunarak müze haline getirilmiştir. Yine dönemleri izah eden film setleri bile müze haline getirilmiştir. Ancak bizde gelinen nokta halen bu seviyede değildir. Vatandaşlık bilincinin oluşması, birliktelik ruhu, ortak yaşamı saygıyla kabullenmişlik duygusu gibi konularda müzelerin çok büyük işlevi vardır. Müzeler, insanların bir arada yaşayarak sosyalleşmelerine, kültürel değerleri olgunlaştırmalarına ve paylaşmalarına ve her şeyden önce kültürel yaşama dahil olmalarına ve kültürel katılıma ortak olmalarına imkan hazırlamaktadır. Bunu yaparken de özeleştiriyi getirir; aynı hatalara bir daha düşülmemesi ve gerekli ibretlerin çıkarılmasını sağlar. Bir yandan katılımcılığı, kapsayıcılığı ve her bireyin eşit erişimini sağlarken, sosyal adalet, kültürel katılım, toplumsal uyum ile toplumdaki demokratikleşmeye de büyük katkılar sağlamaktadır. Son zamanlarda müzelerde arkeoloji, antropoloji, sanat tarihi, tarih gibi alanların dışında, iletişim, halkla ilişkiler gibi alanların yer almasının nedeni ise sağlamış olduğu bu kültürel etkileşimdir.’’

Tarih tekerrür etmesin isteniyorsa müzecilik kültürü daha fazla gelişmelidir diyen Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, müzelerin hafıza boyutu, duygusal yanı ve ticari kazanımları hep birlikte düşünülmelidir dedi. Son zamanlarda ülkemizdeki Üniversitelerin, müze kültürünün oluşması ve devamı noktasında çok iyi çalışmalar kaydettiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, İnönü Üniversitesi’nin de içinde barındırdığı iki müzesiyle bu misyonu en iyi şekilde taşıdığını belirtti. Malatyalı iki Cumhurbaşkanına olan vefa borcu noktasında da, üniversite bünyesinde kurulan Turgut Özal ve İsmet İnönü Müzeleri’nin örnek teşkil ettiğini ifade etti.

Tarihin her döneminde müzeler ile ilgili olarak farklı özelliklerin öne çıktığını belirten Yrd. Doç. Dr. Göğebakan sözlerine şöyle devam etti: ‘’İlk dönemlerde müzecilik anlayışı koruma anlayışından ibaretken daha sonraları teşhir boyutu önem kazanmıştır. En son etapta ise her şey izleyici kitlesi üzerinde yoğunlaşmış, ziyaretçi odaklı, eğitimsel boyutu ön plana çıkmıştır. Hatta “insanlar müzeye gelmiyorsa biz müzeyi onlara götürürüz” diyen anlayışın sonunda, gezici Müzebüs’ler oluşmuştur.’’

Millet olarak tarihsel dokuya sahip çıkan, ecdada değer veren bir yapıya sahibiz diyen Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, Türkiye’de ilk müzeciliğin Anadolu Selçukluları zamanında Konya kalesinde oluşturulan mekanlarla ortaya çıktığını; Osmanlı Devleti’nde ise, İstanbul’un fethiyle Fatih Sultan Mehmet tarafından cephanelik olarak kullanılan Aya İrini Kilisesi’nin ilk müze mekanı olarak değerlendirildiğini belirtti. Bu oluşumların yanında müzeciliğin gelişmesinin, Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinin sonunda kutsal emanetleri İstanbul’a getirilmesi ile hız kazandığını; fakat bilimsel anlamda müzeciliğin 1846’da Ahmet Fethi Paşa adlı bir bürokratın çalışmalarıyla başladığını ifade eden Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, Lale Devri ile başlayan Batılılaşma müzecilik alanında da bazı gelişmelerin yaşanmasına imkan hazırlamıştır dedi. Her ne kadar Ahmet Fethi Paşa ilk Türk müzecisi olarak görülse de, asıl Türk müzeciliğinin mimarının Osman Hamdi Bey olduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, Anadolu’nun kültürel miras anlamında çok zengin olduğunu vurgulayarak, bu zenginliği korumanın esas olduğunu belirtirken, konuşmasına şöyle devam etti: “Cumhuriyetle birlikte kültürel değerlerin sahiplenilmesi önem kazanmış, Atatürk konuya hassasiyetle yaklaşmıştır. Nitekim çok uzun süredir yurt dışına öğrenim için birçok alandan öğrenci gönderilirken, konunun önemine binaen, ilk defa Atatürk tarafından bizzat Arkeolog Ekrem Akurgal ve Sedat Alp yurt dışına arkeoloji-müzecilik alanında öğrenim görmeye gönderilmiştir. Bu olay daha sonradan müzecilik alanında yaşanacak olumlu gelişmelerin de göstergesi olarak değerlendirilebilir. Türk Tarih Kurumu, Halkevleri ve Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi gibi Cumhuriyet Dönemi’nin önemli kurumları, Çağdaş Türk Müzeciliğinin şekillenmesine kaynaklık etmişlerdir.”

Son yıllarda müzecilik alanında her ne kadar olumlu birçok gelişme yaşansa da, hala yurt dışında dünyaca ünlü birçok müzeyi süsleyen eserlerimizin bulunduğunu ve bu eserlerin bir şekilde ülkemize getirilmesi gerektiğini belirten Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, Çanakkale’de çıkarılan ve şu an Rusya Puşkin Müzesi’nde sergilenen Truva Hazinesi’nin bu konuyla ilgili iyi bir örnek olduğunu belirtti. Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, bu eserlerle ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı iade talebinde bulunmuştur dedi. Aynı zamanda yurtdışına kaçırılan Karun Hazinesi’nin yoğun çabalar sonucunda ülkeye getirildiğini, Uşak Müzesi’ne konulduğunu belirten Yrd. Doç. Dr. Göğebakan, muhafaza açısından çok daha fazla dikkat gösterilmesi gerektiğini belirterek; hazine içerisindeki en önemli eser olan Denizatı Broşu Uşak Müzesi’nden yurtdışına kaçırılmış ve tekrar ülkemize iade edilmiştir dedi. Yrd. Doç. Dr. Göğebakan sözlerine şöyle devam etti: ‘’Şu yanlış söylem üzerinde özellikle durmak isterim: Biz başka millet yahut dine ait tarihi eserlere kesinlikle bilinçli olarak zarar vermemişizdir. Örneğin farklı milletlere ve dinlere (çoğu pagan dinlere) ait iki bin-üç bin yıl öncesine ait binlerce eser ayakta durmaktadır. En güzel örneği yanı başımızdaki Nemrut heykelleridir. MÖ 69 yılında inşa edilen ve yaklaşık olarak iki bin yüz yıllık olan bu eserler pagan dinine ait diye bilinçli olarak yok edilmemiştir. Özellikle kıyı şeridinde böyle binlerce antik kent kalıntısı sayılabilir ki, bunların zarar görmesinde iklimsel faktörler ve deprem gibi doğal afetler etkili olmuştur. Bazı münferit olaylar hariç, bu eserlerin insan eliyle zarar görmesi söz konusu olmamıştır. Mevcut durumun oluşmasında ise kültürümüzdeki hoşgörü anlayışının büyük katkısı vardır. Millet olarak tarihin her döneminde farklı milletlere ve o milletlere ait eserlere saygı ve hoşgörü ile yaklaşmışızdır. Bu yaklaşımı ise dünyanın başka hiçbir yerinde görmek mümkün değildir. Bu noktadaki hassasiyetimiz takdire değerdir; ancak aynı duyarlılığın eser restorasyonunda gösterilmediği de bir gerçek olarak ortada durmaktadır. Bir yapıyı yıkıp yeniden inşa etmek restorasyon değildir; önemli olan eserin taşımış olduğu ruhu korumaktır. Özellikle yerel yönetimlerin bu konuya daha dikkatli yaklaşmaları gerekmektedir. Yapılan restorasyon çalışmalarında alanında uzman arkeolog, sanat tarihçi, mimar, kültür varlıklarını koruma ve onarım uzmanı, restoratör bulunmalıdır. Tarihsel ve kültürel geçmiş hakkında bilgi veren, günü anlama ve geleceği şekillendirmede rehber olma niteliği taşıyan kültürel varlığın ve dokunun devamlılığının sağlanması bir zorunluluk arz etmektedir. Bu noktada her kuruma ve en önemlisi de üniversitelerle yerel yönetimlere büyük görevler düşmektedir. Bir şehir yeniden inşa edilirken, şehrin tarihi dokusu, var olan medreseleri, şifahaneleri, hanları, geleneksel mimari yapısı korunmalı, kültürel değerlerin/varlığın kesinlikle devamlılığı sağlanmalıdır.’'

Haber: İnanç KARA ÖLMEZTOPRAK
Anahtar Kelimeler

Yorum Gönder

@name x